sonrakistasyon

4 Mayıs 2020 Pazartesi

Care Yourself

When you fall in love, you fall in love with yourself, too. This is the critic that you must think of, yourself.

When you feel alone, you think that you are not worth being cared for or loved. This is because you think that your body or mind of thoughts is a complete mess. Don't worry. There are so many people like that. But when you have your life's darling, lover, there is no problem. You are beautiful, you are worth to have gazed in the eye. 

The extent of love is not that kind of basic. The instinct to be matched relies on your opinions, not just your physical appearance or your entity in the world. The earth can handle your entity, but it can not find the time to handle your depressing emotion of being not chosen.

Sometimes the feeling makes you like the wine color on your lips, sometimes Surf Mesa song on your ears. No matter. It is you that you love, it is you that you miss. Just know that the matching instinct is your need of existing in the modern era. Existing means the specialty, the differentiating figure of your life into the crowd. 

You are just too real to be true, one should believe that. And this should be why one's not being able to take his eyes from you. 

It's all, thank you for caring for yourself.

27 Nisan 2020 Pazartesi

Farketme İstasyonu:

                                                                                                                         
      Selam, bugün epey buluşacağız gibi okur. Ne dersin?  Eski 'ben' e bakmayı çok seviyorum. Buna cesaretim de var. Beni üzmüyor, kendimi sevmemi sağlıyor. Farketmemi. Ben kendimi okumayı çok seviyorum, günlük hayatta kendimi sevmeyişimin bir yansıması olsa gerek. Bilmiyorum, sevdiğimi düşünüyorum ama biliyorsun, bilinç bu. Buyur, 2018'e giden yol şuradan:                                             
             
 01.05.2018

-Peki beni bir yere koydun mu?                                                                                 
-Hayır, belki bugün sonunda koyabilirim.


Artık sonunda o yere hapsetmeye karar verişim tamamlandı. Her bir birey varlığımdan soyutlanıp kendi niteliğinde artık orda. Varlığımdan soyutlanıp yalancı şarap rengi kadar geçici dudaklarımda. Sahi, ertesi gün aynaya baktığımda dudaklarımda var olmuş hafif morumsu, mürdüme yakın o renk bana hatırlattı kendi yerimi de. Belki asıl olan şey oradaki gizli bir koddu. Şifresini tam da sadece aynadan görebileceğim, kendime karşımdan bakabileceğim bir yerde. Böyle bir şeydi galiba kendini yorumlamak ya da kendine deva bulmak. Kendini orada bir yerlerde tekleştirip, birey olarak bakabilmek. Bütün o kafana sıkışıp kalmış cümleleri okuyabilmek sesli bir halde. Biraz sosyoloji okumalıyım. Toplumla kendimi birleştirdiğim ortak kümem fazlasıyla beni kendimden ayırmış. Duymakla sorumlu olduğum ruhum onlarca sesin arasında kısık kalmış. Tüm o isimlerde vücut bulmuş detaylarım, ayrı ayrı unutulmalı. Tepkiler susturulmalı ve hakiki “ben” oyuna girmeli. Eskitilmiş duygulardan canlı bir beden yaratıp hayatın koşuşturmasına dahil etmek aptalcaydı. Zaten bunu kim kaldırabildi ki? Bir hedef belirleyip dış dünyaya, anı olmayı başarmış değerli dakikalara özgürlük vermeli. Naparlar ki hücrelerime yer edinmeye zorlanarak, sanki yenilerine yer kalmayacakmış gibi.  Acizlik kelimesi yeni bir tanım kazanmalı. Salt yetersizliklere ad olmaktansa, bilinçli yetmemelere de ad olmalı. Dün gece, yurtdışında yaşama planı yapıp hayatından uyuşturucuyu bile çıkarıp hedefine kitlenmiş birinin hikayesini dinledim. Bunları söyleyen de oydu. İnsanların hedefi kendi sesini dinlemekken ben kendi kısa dönem telaşlarımda nasıl da boğulmayı tercih ettiğimi dinledim aslında.

Bu yazı bir yandan yanılmışlıkların, arayışların ve kendimizi ihtiyacımız olduğuna inandırdıklarımızın yansıması. Farkında olabildiysen çok mutlu oldum demek bu istasyonda. 

         

Note to Myself:


Can't I just go my own way? Can I hold the one who is gone already? Don't come to my mind during the day, obviously you don't want to break my heart. You're already gone, I'm gone. The phrase you're gone is actually the reflection of my going on you. So I kept on going my way. Oh, I made a good mistake. Well, I enjoyed it beautifully. I'm sick, I'm sick. I'm sick spirited. Even if I were happy now, I would get tired of the past again. Nobody should approach me, I shouldn't be related to anyone.

04/14/2020

İnsan neden blog yazar?

Eski profil resimlerime bile ait olmadığımda daha da fark ediyorum eskidiğimi. Eskiden dinlediğim şarkılarda aynı hissedemediğimi. Kötü. Daha da kötüye gidiyorum. Haberim yok.  Şimdilerde tek derdim =-1D*2 ezberlemek gibi bişey excelde.
20.03.2019 

Güncelleme:

Artık excel formüllerini ezberleme gibi bir kaygım yok, Ikea'da kurumsal görünmek gibi bir kaygım da. Zaman geçti, işten atıldığım gün ağladığım balkonda şimdi saat 17:00 suları, kapımızın önündeki tekelin ışıldayan tabelasına bakıyorum. Gereksiz reklam tadında şarap içiyorum. Gereksiz diyorum çünkü sen bir bakkalsın, bakkalın alkollü halisin. Sana her türlü gelecekler, sen her türlü kazanacaksın. Ben de her türlü içicem zaten, söylemem gereksiz. Neden ışıklı tabela?

Merlin'in daracık orta yerinde, Bengi dinleyerek zıplamak ve düşmek istiyorum. Düşüp kalkınca bakıp gülmek, muhtemelen orada tanıştığım ve benimle dans etmesi için zorladığım birine. Birbirimize mutlaka yazacağımızı söyleyip geceyi bitirdikten sonra da hiçbir şekilde adını hatırlamamak istiyorum. Şu durumun içine atın fırlatın beni diyorum. 

Evet, ağzımda ucuz şarabın tadı olan ekşi erik oluşmaya başladı. Burada yazdığım şeyleri birinin okuması için mi planlıyorum, para kazanmak için mi yoksa yakın çevrem tarafından o çok beklenen 'ünlü Tuğçe' olmak için mi diye kendime sorup duruyorum. Olmam derken öğretmen olmuşum, eskimiş ve yenilenmişim. Modifiye edilmiş insan mı olur? Her gün kendimizi kandırıyoruz bugün farklı diye.

Neyse, neden blog yazıyorum? Neden internet aleminde adım geçsin, ya da birileri beni okusun istiyorum? Eksiklik mi yaşıyorum. Okunmama eksikliği, yani tam anlamıyla okunmama değil de soyut olarak okunma işte. Bilmiyorum, belki karantinada kendimi çok yalnız hissediyor ve dostlarımı özlüyorum. Eski çerçevedeki dostlarımı. Her şey eskisi gibi olacak mı? Eski salaş barımızdaki altılı masayı doldurup kadehler tokuşturacak mıyız? Bu kaygıyı yaşıyorum. Her zamanki kaygı. Eskimekten bu kadar mı korkar insan, bu istasyonda biraz ekşiyiz. Hem damak tadında, hem yoldan pazar arabasıyla takırdata takırdata geçen kadının pazar arabası tadında.

Kalbimizdeki atlara selam olsun, belki de onlar yazdırıyordur, oyalıyorlardır zihnimizi.

Kendime Not


Ben kendi yoluma gidemez miyim? Gideni tutabilir miyim? Gün içinde aklıma gelip durma, belli ki kırmak istemiyorsun kalbimi. Gittin zaten, ben gittim. Sana gittin deyişim aslında kendi gidişimin senden bana sıçrayan gidişleri. Ben de yoluma gitmeye devam ettim. Kah güzel hata yaptım kah medet umdum umulmayasıcalardan. Haa kah güzel keyif aldım. Hastayım ben, hastayım. Hasta ruhluyum. Şimdi mutlu olsam bile geçmişte kalmışlara yorulcam. Kimse bana yanaşmamalı, ben kimseye ilişmemeliyim.
14.04.2020

24 Nisan 2020 Cuma

İnsanı insan yapan nedir, bir de bu açıdan bakın:

Bugün arkada bıraktıklarımızla yüzleşmek için biraz erken sanki? Acele etmeyelim... Bu istasyonda güzel güzel ve sindire sindire hissedelim. İnsanı insan yapan nedir? Onu düşünelim. Beynimiz mi? Cevap çok basit olurdu. Cevaplar, insani duyguların seçme seçilme dürtüleriyle desteklenmesini içerebilir. Bizi insan yapan şey biraz da ahlaki değerlerimiz, ne kadar değer verdiğimiz, neye değer verdiğimiz de olabilir.

Bir çoğumuz siyasi görüşlerinde bile ayrılık yaşayabiliyor, verdiği değerler onları kırıcı sonuçlara sürükleyebiliyor. Bir çoğumuz da aile bağlarının kuvvetli olmasıyla beraber gelen toplumda aileyi savunmak adı altında, bilinçaltında, kendini baskıcı tutumda ifade edebiliyor. Bu nedir? Toplum için farklı görüş olduğunu sindirememek, kendisinin ve atalarının doğrusunu (aslında bir fikir olarak değil, herhangi bir davranış için de konuşuyorum) sürdürmek için hareket etmek olarak tanımlanabilir. Bunların hepsi olumsuz olmak zorunda değil tabii ki. Bir çoğu da manevi duygularına yamadığı ideolojileriyle yaşayıp gidiyor, şahsi ya da değil.
Ama benim değinmek istediğim konu insanlığın diğer 'bir çoğu' olan kısmı. Vardır değil mi insanın kendi kendine konuşması? Yüce varlığı sorgulaması ve kendi küçük evrenine dönüp inandıklarının, kendine has maneviyatının var olması? Ailesi, arkadaşları, akrabaları, kalbindeki atı... Bir çok insan da bunları kendi evrenine saklıyor ve kendi çemberinden dışarı çıkmak istemiyor. Bu tür insanlar kendi odasında mutlu olabilen, elinden geldiğince de yarınlara bir şeyler bırakmak isteyen insanlar olabilir: aldığı kadar dizi, birazcık müzik, bir çay kaşığı kadar dost ve bir yemek kaşığı da at.

Hayatlarında atı olmadan insanların biraz eksik hissetmelerini de normal karşılıyorum. Bir kere ilkel açıdan bakacak olursak eşleşme dürtümüz var. Öte yandan, bu atı seçebilme gibi bir yetimiz var. Eğer ki atımız bizi bırakıp kendini at sürüsünün yanına ışınlayıp giderse de ne diyeceğiz? Seçme hakkı var. Seçilmemiş olmak biraz umut kırıcı olsa da, seçmemiş olmak da bir o kadar cesaret vericidir.

Şimdi, ne dedik? İnsanı insan yapan şey... Evet yine döndüm, neye? Hatıralara. Bu küçük kısımda yaşayan bir çoğumuz da hatıralarıyla varlık gösterir, bunları sürekli beyninin bir köşesinde saklar, yeri geldiğinde kullanıp ya mutlu olur ya da mutlu olur. İnsanın üzülmesini biraz yadırgıyorum bu konuda. Hatırlamak, kendini o anıların o anlarına tekrar hayal gücünde yerleştirmektir. Rüyaları bile sahiden ruhumuzun yaşadığını söylerler ya? Onun gibi. O an onu sen yaşadın. Şimdi tekrar düşünüyorsun, tekrar o ana itiyorsun. Ne mutlu sana. Anı biriktirebilmek ve bunu yazarken ya da düşünürken bile bir anının içinde olduğunu anlamak. Farkında olarak, bilerek, hayatı yaşamak. Bitkilerden, hayvanlardan, hatta robotlardan bile farkımız bu.

Bu yüzden bol bol ceviz, balık yiyelim okur. Ben unutmaktan çok korkuyorum. Her ne kadar o da insani bir yaşantı eklentisi olsa da. İstasyonun son durağı bugünlük burası. Okuduğun için teşekkür ederim: hem yazdıklarımı hem de 'Tuğçe'yi.

23 Nisan 2020 Perşembe

Neden hatırlarsın?

Şöyle arkanıza yaslandınız, okuyacak bir şeyler arıyorsunuz. Vakit öldürmek istiyorsunuz ama vicdan da yapmak istemiyorsunuz. Hoşgeldiniz sevgili internet, bendeniz burada ufak hikayelerimi paylaşıyorum. Kah aklıma geliyor içime sindiremediğimi yazıyorum, kah içime sıkışıyor tek başınalığımı yazıyorum. Şimdi sizler için geçmişe dayanan bir yazımı paylaşıcam, attığım tarihe bakmayın, öyle bir geçmiş değil; bakalım ne düşüneceksiniz, sizi ışınlıyorum efenim buyrun şuradan:



14.04.2020 #3


Olmuyor, her defasında daha fazlasını hatırlıyorum. Hep daha fazlasını. Her baktığımda fotoğrafların yaşandığı zamana ışınlanıyorum.

O çiçekli kahvaltısında o arabayı nasıl park ettiğimizi, arabadan inişimi hatırlıyorum. Ayaklarımın toprak zemine basışını. Kahvaltıda çok yemiyim hayvan demesinler hissimi. Çayının tadını hatırlıyorum. Bunlar bir günahımdan dolayı bana atfedilmiş ceza olmalı. Doğal ceza, insanoğlunun hakediş davası. Bilincimde zaten varolabilecek ama beni bırakmayan. Ben nasıl bırakayım?

O zamanlar kedi olan Nuri'nin beni nasıl ısırdığını, üstümde nasıl uyuduğunu, Frodo’yu hatırlıyorum. Hani yarı baygın dünden kalma uyuduğun günler, arkadaşın senden daha evvel uyanır ve fotoğrafını çeker ya. Evdeki kedinin senin sımsıkı kışına sarındığın yorganın üstüne sanki kendi zaferiymiş gibi ön ayaklarıyla hükmediverdiği. O filmleri izlediğimizi, ilk defa izlediğimi ve ağladığımı unutamıyorum. Bunun senle bir alakası yok, eminim yok. Olmamalı. Yoksa eskiyor mu hislerim? Olmamalı deyişim bu yüzden mi?

Olmeca eskidi mi? Otomatik olarak mı böyle diyorum, yasak olduğu için mi? Edepten mi, vicdandan mı? Namustan mı?... Bana benzeyen, benimle aynı geçmişi paylaşmak isteyen kızcağızdan mı?
Çok oldu ama bu.

Fazla içtiğimizde yurda gitmek istemeyişimi, Elif'te kaldığım o kırmızı koltuğu, o salondaki koltukta neler yaşadığımı, yatakta çarşafsız yattığımı. Şimdiki Tuğçe çarşafsızken o düzenin düzensizliğine içlenir çünkü. İçlenmedi. Yattı, uykusunu aldı, tadını çıkardı. Geç geldi, geç uyandı, ablasıyla görüntülü konuştu dünden kalma. O evde. O evdeyken de çok şey yaşadı Tuğçe. Kavga ettiğin ihtimalinden de korktu, kuyruğu dik bekledi Tuğçe. Unutmuyor, hepsini hatırlıyor.

Bütün o uzun yollarda dinlenen şarkıların yardımı olmadı, olmuyor.
O anı avutmak için. Şimdi yine aynı.

Gerçeğini senden ne yaşarsan yaşa alamıyor bu. Sen her ne kadar kendin gibi, oluşturduğun kendin gibi olmaya çalışsan da. Yetmiyor, o duyguyu bu an, şu an tüketmek istiyoruz. Neden? Ne bu acele? Biliyor muyuz, farkında mıyız artık şu an ölebileceğimizin?

İştee, bu istasyonda oldukça zorlandım, gördün. Hatırlamak ile ilgili problemime de tanıklık ettin. Düşün bakalım, sen neden hatırlarsın?